Bir sorum var, siz bir aile misiniz? Danışmanlık yaptığım bir şirkette bir gün böyle bir soruyla açtım sohbeti, karşımdaki "biz niye aile olalım ki" dedi, biraz da hayretle. Aslında bu soru bir esprinin ötesinde bir şey, çünkü "biz bir aileyiz" cümlesi Türkiye'deki şirketlerin çoğunda hem duygusal hem organizasyonel bir mesele. Şirketi aile gibi görmek bazen bir güç oluyor, bazen de o şirketin büyümesinin önündeki en büyük engel.

Ben açıkçası aile şirketleriyle çalışmayı pek tercih etmiyorum, bugüne kadar bir iki istisna dışında hiç çalışmadım da. Sebebi basit, bana danışmanlık için geliyorlar ama söylediklerimi yapmıyorlar. "Murat geldi, bu kadar para verdik, gene bir şey olmadı" diyecekler sonunda ama sorun benim önerilerimde değil, hiç uygulanmamış olmasında. Ben itibarımı ortaya koyuyorum, karşı taraf zaten yapacağını yapacak. Bu ilişkide danışman kaybediyor, çünkü tavsiye alınıp uygulanmadığında sorumluluk yine danışmana yükleniyor.

Girişimci çıkışını planlar, patron işi bırakmaz

Aile şirketi meselesinin köklerinden biri şu, Türkiye'de "girişimci" ile "patron" arasındaki fark iyi anlaşılmıyor. Gerçek bir girişimci bir iş kurar, belli bir seviyeye getirir, sonra oradan çıkar. Hatta işe girerken bile çıkış planını kafasında kurgular, birine satmayı düşünür, halka arz eder, profesyonel bir yönetime devreder. Patron ise işi kendi çocuğu gibi görür, ailesinden bir birey gibi. Türkiye'de girişimcinin az, patronun çok olmasının bir sebebi bu. İşten çıkmayı bir yenilgi gibi hissediyorlar, oysa doğru zamanda devretmek bir başarı işareti olabilir.

Aileden olmak, güvenilir olmak demek değil

Aile şirketlerinde bir kişi işe alınırken çoğu zaman şu mantık işliyor, "aileden, güvenilir." Ama gerçek şu, aileden olmak otomatik olarak güven anlamına gelmiyor. Çoğu zaman o güven aslında hiç kurulmamış oluyor, sadece kan bağı üzerinden varsayılıyor. Tam da bu yüzden pek çok aile şirketi üçüncü nesle geçemiyor. Kurucu nesil güveni bilfiil kazanmış, ikinci nesil bunu biraz devralmış ama üçüncü nesle geldiğinde artık ortada gerçek bir güven ilişkisi kalmıyor, sadece "aileden olmak" var, o da yetmiyor.

İş diye mi bakıyorsunuz, aile diye mi

Burada asıl kırılma noktası bakış açısı. Aynı olaya "aile meselesi" diye bakarsanız bambaşka yorumlarsınız, "iş meselesi" diye bakarsanız bambaşka. Aile şirketleri genelde konulara iş diye bakamıyor, her şeyi aile içi bir mesele haline getiriyor. Bir performans sorunu, bir işe alım kararı, bir terfi, hepsi duygusal bir aile denklemine dönüşüyor. O zaman da işin merkezine iş değil, aile ilişkileri oturuyor ve profesyonellik hiç girmiyor devreye.

Profesyonellik dediğimiz şeyin temelinde de bir disiplin var. Türkçede disiplin kelimesine karşı bir alerji var bizde, hatta çoğu zaman negatif bir anlamla kullanılıyor. Oysa disiplin, bir konuyla ilgili bir kural setinin olması ve o kuralların her durumda, kim olursa olsun işletiliyor olmasıdır. Biz genelde öyle değiliz, işimize ne geliyorsa ona göre davranırız. Pratiklik bizim ana değerimiz olduğu için kuralları her seferinde çalıştırmak bize sıkıcı, hatta gereksiz geliyor. Ama aile şirketini büyütüp kurumsallaştırmak isteyen biri için bu pratiklik, aslında en büyük engel.

Aile mi, şirket mi, önce bunu netleştirin

Aile şirketini büyütmek isteyen birinin yapması gereken ilk şey aslında çok basit bir soruyla başlıyor, biz kendimizi bir aile mi görüyoruz yoksa bir şirket mi? Bu soruya net bir cevap vermeden atılan hiçbir profesyonelleşme adımı kalıcı olmuyor. Çünkü kriz anında, zor bir karar anında, insanlar hep eski refleksine dönüyor, aileyse duygusal davranıyor, şirketse rasyonel davranıyor. İkisi arasında gidip gelen bir yapı, hem işi büyütemiyor hem aileyi koruyamıyor.

Siz kendi şirketinizde ya da işletmenizde bir karar verirken aile gözlüğüyle mi bakıyorsunuz, iş gözlüğüyle mi? Bu soruya dürüst cevap verdiğinizde nereye çıkıyorsunuz?