Bir araştırma, artık bir beyaz yakalının maaşının en fazla üçte biriyle kirasını ödeyebildiğini gösteriyor. Ben bunu rakam olarak takip etmiyorum ama şunu çok duymaya başladım: üniversite yıllarındaki ev arkadaşlığı, beyaz yakalılarda tekrar oluşmaya başladı. Normalde 30'lu yaşlara geldiğinde bir beyaz yakalının barınmayla ilgili derdinin kalmamasını beklersiniz. Ama görüyorum ki birçok genç arkadaş hâlâ üniversite öğrencisi gibi ev arkadaşlığı yapmak zorunda kalıyor, bazıları da ailesinin yanına, memlekete geri dönüyor.

Aradıkları şey aslında güven

Yurt dışına gidenlere baktığınızda bu sadece ekonomik bir mesele değil. Temel olarak güveni bulamıyorlar aslında, yarınıyla ilgili bir plan yapamıyor olmak. Burada ilk parasıyla araba almak isteyen biri, "araba alamam gibi görünüyor" diye düşünüyor, ev almak zaten bir hayale dönüşüyor. O zaman "burada bu kadar çalışıp bunları sağlayamayacaksam, sağlayabileceğim başka bir yer var mı" diye bakmaya başlıyor.

Yurt dışı sandığınız kadar kolay değil

Gidenlerin çoğu iyi üniversite mezunu, gittikleri yerde de öyle kolay entegre olacaklarını düşünüyorlar ama öyle değil. Kültürel adaptasyon eğrisi diye bir kavram var, bir İsveçli sosyoloğun çalışması. Yeni bir ülkede kendinizi eski ülkenizdeki kadar rahat hissetmeniz toplam 4 yıl sürüyor. İlk 3-4 ayı "balayı" denen keyifli bir dönem ama sonrasında yaklaşık 3.5 yıllık, bayağı acılı bir süreç var. İnsanlar genelde bunu göze aldıklarının farkında değiller. "Çocuklarım için gidiyorum" diyorlar ama o çocuk o ülkede büyüdüğünde artık o ülkenin kültürüyle büyüyecek, sizin bayramda elinizi öpmeyi gereksiz bir şey olarak görebilecek. Buna hazır mısınız? Ya oraya tam entegre olun ya da arada kalmış bir nesil ortaya çıkar, ne oradaki gibi ne buradaki gibi hisseden.

Türk beyaz yakalının yurt dışındaki avantajı ve eksiği

Bir kuzey ülkesindeki e-ticaret firmasında çalışan, koçluk yaptığım bir arkadaş vardı. Patronu ondan çok memnundu çünkü çok çalışıyordu, hatta "Türkiye'den arkadaşın varsa onları da getir" bile demişti. Türkler pratiklik ve hız konusunda övülüyor, uluslararası bir firmanın atölyesinde farklı ülkelerden katılımcılara sorduğumda "Türkler çok pratikler, hızlı çözüm buluyorlar" dediler, "başka türlü hayatta kalamıyoruz" diye. Ama bunun bir bedeli var: hep yamalı bohça sistemler kuruyoruz, üç gün sonra değiştirmemiz gerektiğini bile bile "bugün böyle yapalım, o gün gelince bakarız" diyoruz. Sistemin kendisini kurmak, kalabalık bir yapıyı yönetmek konusunda pek iyi değiliz.

Saygı: eksik olan tek değer

Ülke içinde onlarca farklı değer sistemi çarpışıyor ama hepsini birleştirecek bir tane seçmem gerekseydi, saygı derdim. Saygının içi biraz boşaltıldı, itaat etmek gibi öğretiliyor. Oysa doğru tanımı şu: karşınızdaki kişinin hassasiyetlerine empati kurabilmek ve davranışlarınızı ona göre belirleyebilmek. "Sana yapılmasını istemediğini başkasına yapma" tanımı bile aslında saygısızca, çünkü merkeze yine kendinizi koyuyorsunuz. Gerçek saygı kendinizi dışarı çıkarıp karşı tarafı anlamaya çalışmak.

Reçete

Eğer yurt dışına gitmeyi düşünüyorsanız, önce şunu sorun: bu bir kaçış mı, yoksa 4 yıllık zorlu bir adaptasyon sürecini göze aldığınız bilinçli bir tercih mi? İkincisi, gitmeyi düşünmüyorsanız bile, aynı soruyu kendi şirketinize sorun: ekibinize yarınla ilgili gerçek bir güven veriyor musunuz, yoksa onlar da sessizce bir çıkış yolu mu arıyor?

Siz etrafınızdaki yetenekli insanların gitme sebebini gerçekten sorguladınız mı, yoksa sadece "ekonomi kötü" diye mi geçiştirdiniz?