"Güç, onu istemeyenlerin hak ettiği bir şeydir" diye güzel bir laf vardır. Kulağa hoş geliyor, hatta biraz da avutucu. Ama gerçek hayatta işler tam tersi işliyor. Güç sahipleri güç sahibi oluyor, çünkü gücü istiyorlar. Gücü hiç istemeyen birine güç verdiğinizde çoğu zaman o kişi o gücü ya kullanamaz ya da hemen bırakır. Gücü isteyen birine verdiğinizde ise başka bir şey oluyor, güç yavaş yavaş zehirlenmeye başlıyor. İstemek ile hak etmek burada aynı şey değil, ama biz ikisini sık sık birbirine karıştırıyoruz.

Bu karışıklık, "hak etmek" kelimesinin ne kadar kaygan bir zemin üzerinde durduğunu gösteriyor. Bir düşünün, Mark Zuckerberg bir Facebook kurdu, sonra onu Meta gibi kocaman bir şeye dönüştürdü. Bunu bir sistem içinde başardı diyelim, tırnak içinde "hak etti." Ama onun bir çocuğu olacak ve bütün bu servet ona kalacak. O çocuk milyonlarca insandan kilometrelerce önde bir noktadan hayata başlayacak, hiçbir şey yapmadan. Walt Disney'in torununun bir belgeselde söylediği bir cümleyi hiç unutmuyorum, "bana yetişmenize imkan yok ki, ben zaten şu kadar parayla doğdum" diyor, sonra da dakikada ne kadar para kazandığını anlatıyor, insanların çoğunun bir ömür boyunca bile ulaşamayacağı bir rakamdan bahsediyor. Bunu çok dürüst bir şekilde söylüyor üstelik, saklamaya çalışmadan.

Başlangıç çizgisi hak etmenin neresinde

Burada asıl soru şu, miras yoluyla gelen bir güç veya servet, hak edilmiş sayılır mı? Kurucu nesil için bu soruya belki evet diyebilirsiniz, o kişi riski aldı, işi kurdu, büyüttü. Ama bir sonraki nesil için aynı cevabı vermek çok daha zor. Onlar için "hak etmek" kelimesi anlamını neredeyse kaybediyor, çünkü başlangıç çizgisi zaten milyonlarca kilometre öndeyse, oradan bir yere varmak ile sıfırdan bir yere varmak aynı başarı değil. Bu bir eleştiri değil sadece, bir gerçeklik tespiti. Miras alan insan da bu gerçekliğin içinde bir yer bulmak, kendi anlamını kurmak zorunda.

Güç neden bu kadar kolay bozuyor

Gücün kendisine dönersek, gücü elinde tutanların çoğu onu bilinçli olarak istemiş insanlar. İstemek başlı başına kötü bir şey değil, hırs da bir yerde gerekli. Ama gücü isteyerek kazanan insan, o gücü elde ettikten sonra genelde bir şeyi kaybediyor, kendini sorgulama alışkanlığını. Çünkü artık kimse ona hayır demiyor, kimse onu düzeltmiyor. İşte tam bu noktada güç zehirlenmeye başlıyor. Gücün kendisi kötü değil, gücün etrafında hesap sorma mekanizmasının kaybolması kötü.

Değerler, gücü ve mirası anlamlandıran pusula

İşte tam burada değerler devreye giriyor. Değerler, hayatta bizim için önemli olduğunu düşündüğümüz şeyler diye tanımlanır ama bu tanım biraz soyut kalıyor. Benim en sevdiğim, en pratik tanım şu, değerler kritik bir karar anında başvurduğunuz referans noktasıdır. Yani neyin doğru neyin yanlış olduğunu size söyleyen bir pusula. Bunu kişisel olarak geç öğrendim, öğrendikten sonra da "keşke bunu daha önce öğrenseydim" dediğim bir konu oldu.

Gücü elinde tutan biri için de, mirasla büyük bir avantajla hayata başlayan biri için de asıl belirleyici olan şey, ellerindeki gücü ya da avantajı nasıl kullandıkları. Güç kendi başına ne iyi ne kötü, miras kendi başına ne haklı ne haksız. Belirleyici olan, o gücü ya da o avantajı elinde tutan kişinin hangi değerlere göre karar verdiği. Pusulası yoksa, gücü de mirası da onu bir yere çarpar.

Kendinize sormanız gereken soru

Sizin elinizde bir güç varsa, bunu isteyerek mi kazandınız, yoksa size mi geldi? Ve daha önemlisi, o gücü kullanırken dönüp baktığınız bir pusulanız var mı, yoksa her seferinde anlık kararlarla mı ilerliyorsunuz?

Siz değerlerinizi ne zaman, hangi kırılma anında öğrendiniz? Yoksa hâlâ öğrenme sürecinde misiniz?