Yazılar
Moneyball'dan Şirketlere: Eleştirel Düşünme Neden Bu Kadar Nadir?
Bir soru soracağım: siz sınırlarınızı nasıl anlıyorsunuz? Bir hisse mi, bir ölçüm mü?
Geçenlerde bana bu soruyu sordular, ben de kendimi yakaladım. "Sınırlarımı hissettiğim noktada anlıyorum" dedim önce. Sonra durdum. Bu bir bilgi cümlesiydi ve içinde bir varsayım vardı: sınırın ölçülebilir bir şey olduğunu varsayıyordum. Oysa "hissetmek" ölçülebilir değil. İşte tam burada eleştirel düşüncenin ne işe yaradığını gördüm, kendi cümlemin üstünde.
Bunu en güzel anlatan yer bir toplantı odası değil, bir film. Moneyball. Beyzbol bilmenize gerek yok, ben de bilmiyordum, film yine de çok net konuşuyor.
Sorunu yanlış tanımlarsanız, çözüm de yanlış olur
Oakland Athletics'in menajeri Billy Beane'in elinde üç yıldız oyuncu var, üçü de sezon sonunda büyük takımlara transfer oluyor. Bütçesi zaten rakiplerinin üçte biri kadar değilken, şimdi elindeki en iyi kozları da kaybediyor. Ekibi toplanıyor, "gidenlerin yerine benzerlerini bulalım" diyor herkes. Alışılmış olana gitmek en kolayı çünkü.
Billy Beane devreye giriyor: "Sorun ne, bana sorunu tanımlayın" diyor. Ekip yine eski ezberden cevap veriyor, "yıldız oyuncunun yerine yıldız oyuncu arıyoruz" gibi. Beane orada durup düşünüyor ve diyor ki: yanılıyorsunuz, esas sorunumuz şu, çok parası olan takımlar var, az parası olan takımlar var, biz de o adaletsiz düzenin dibindeyiz. Sorunu "kayıp oyuncuları telafi etmek" olarak değil, "adaletsiz bir sistemde nasıl kazanırım" olarak yeniden tanımlıyor.
Bu, eleştirel düşüncenin birinci adımı: dur ve düşün, sorunu yeniden tanımla. Biz Türkiye'de genelde beşinci adımdan başlıyoruz, direkt aksiyona atlıyoruz. Oysa sorunu yanlış tanımlarsanız ne kadar hızlı koşarsanız koşun yanlış yöne koşarsınız.
Varsayımları yakalamak
Filmde sevdiğim bir sahne var. Scoutlar bir oyuncu hakkında konuşuyor, biri diyor ki "kız arkadaşı çirkin, demek ki özgüveni yok." Bu bir argüman. İçinde varsayım var: özgüvensiz insanlar çirkin insanlarla beraber olur, gibi bir şey. Hiçbir veriye dayanmıyor, tamamen kişisel bir kanaat, ama toplantı masasında gerçekmiş gibi geçiyor.
Bir başka sahnede bir oyuncuyu eleştiriyorlar, "topu tuhaf atıyor, kolunu farklı tutuyor" diye. Oysa adamın sayı istatistikleri gayet iyi. Yani şurada da bir varsayım var: bildiğimiz şekilde atmıyorsa iyi değildir. Kimse bu varsayımı sorgulamıyor, ta ki Beane'in istatistik uzmanı yardımcısı gelene kadar.
Şirketlerde de aynı şey oluyor. Üst düzey yöneticilerin bir kısmının elinde yetki var, tecrübe var, ama ellerinde veri yok. Tamamen subjektif fikirlerini doğruymuş gibi ortaya atıyorlar. Kimse de "bu argümanın altında hangi varsayım var, datası ne" diye sormuyor. Sormaya kalksa bile, o soruyu soran kişi çoğu zaman kişisel bir meydan okuma gibi algılanıyor.
Algı mı, veri mi
Beane'in yardımcısı beyzboldan hiç anlamıyor, hiç oynamamış bile. Ama rakamları, istatistiği, ekonomiyi biliyor. İşte o rasyonelliği masaya getiriyor. Bir oyuncu için "396 kere sayı yapmış, biz bunu bir oyuncuyla değil, aynı toplamı yapacak üç ucuz oyuncuyla telafi edebiliriz" diyor. Ekip buna önce inanmıyor, "ucuza bile almadığı bir oyuncu nasıl iyi olur" diye itiraz ediyor. O da "rakamlar söylüyor" diyor.
Pazarlama dünyasında sevilen bir laf var: algı gerçektir. Scoutların yıllarca biriktirdiği "gerçek" de aslında kendi algıları ve alışkanlıkları. Beane onu kırıyor, sadece kendi ekibinde değil, bütün beyzbol camiasında. Bu da eleştirel düşüncenin üçüncü adımı: bilgiyi, argümanı, veriyi değerlendirmek. Görünene değil, ölçülene bakmak.
Sonuç çıkarma ve aksiyon
Sonunda Beane bir sonuç çıkarıyor: bu rakamı bir kişiye değil üç ayrı oyuncuya dağıtabilirim. Ve harekete geçiyor. Kurduğu takım önce yeniliyor, sonra Amerikan beyzbol tarihinde yüz yıldır kırılamayan bir rekoru kırıyor, yirmi maç üst üste kazanıyor. Bu dördüncü ve beşinci adım: sonuç çıkar, aksiyona geç.
İlk adımı sağlıklı yaptığınızda, yani sorunu doğru tanımladığınızda, arkadan gelen aksiyonlar da genelde iyi çıkıyor. Bu film tam olarak bunu gösteriyor.
Bir eleştiri de ben ekleyeyim
Şunu da söylemeden geçmeyeyim. Beane'in kendisi de bir yerde eleştirel düşünmüyor bence: başarıyı sadece "şampiyon olmak" olarak tanımlıyor. O sezon ikinci oluyorlar, kendini başarısız görüyor. Oysa on beş yıla yakın o pozisyonda kalıyor, hiç şampiyon olmadan, ama hakkında film çekiliyor, beyzboldaki bütün transfer mantığını değiştiriyor. Bir gün ona sormak isterim: başarı gerçekten sadece kupa mı?
Yani en sevdiğim yöntemi öven adam bile, kendi başarı tanımını aynı sistematikle sorgulamamış. Bu da bize bir şey söylüyor: eleştirel düşünce bir kere öğrenip bitireceğiniz bir şey değil, sürekli kendinize de uygulamanız gereken bir alışkanlık.
Şirketlerde neden bu kadar nadir
Bizim memlekette eleştirel düşünce şirketlerin karar alma süreçlerinde epey yerlerde sürünüyor. Bir masanın etrafında yıllarca aynı şekilde düşünen, aynı ağızdan aynı argümanları geliştiren insanlar görüyorsunuz.
Burada bir uyarı vereceğim, tecrübeyle söylüyorum: eleştirel düşünceyi sadece orta kademeye veya uzmanlara öğretmeyin. Neden mi? Çünkü onların eleştirel düşüncesi gelişir, üsttekinin fikirlerini sorgular hale gelirler. Üsttekiler buna hazır değilse, bunu kişisel bir meydan okuma sanırlar. Oysa eleştirel düşüncesi gelişen biri insanları konuşmaz, fikirleri, argümanları, verileri konuşur. Ama üsttekiler buna hazır değilse, alttan gelen bu itirazlar kişisel algılanır.
Bunun en sağlıklı çalıştığı yer, yukarıdakilerin ya buna hazır olması ya da zaten iyi eleştirel düşünürler olmasıdır. O zaman şirkete çok hızlı yayılıyor, çünkü onlar zaten öyle düşündükleri için ekibe öğrettiklerinde bütün şirketin düşünce yapısı eleştirel düşünceye geçiyor.
Reçete
Eğer siz de kendi Moneyball'unuzu, şirketinizde ya da kişisel hayatınızda yaratmak istiyorsanız, önce şunu deneyin: bir sonraki büyük kararınızda, hemen çözüme atlamadan önce durun ve şu soruyu sorun, "gerçek sorun ne, ben neyi başarmaya çalışıyorum." Sonra bir adım daha atın, "bu argümanın içinde hangi varsayım var, kime göre, neye göre." Ve son olarak, "elimde veri mi var, yoksa temenni mi."
Eleştirel düşünce arttıkça kazanılan ve kazandırılan para artıyor. Bu bir slogan değil, Moneyball'un kendisi bunun kanıtı. Rakamlarla konuştuğunuzda, veriye dayalı konuştuğunuzda, kısıtlı imkanla bile büyümeyi sağlayabiliyorsunuz.
Siz nerede eleştirel düşünmüyorsunuz, nerede durup düşünmeden ilk akla geleni yapıyorsunuz? Kendi Moneyball anınızı bulduğunuzda bana yazın, merak ediyorum.