Yazılar
Şirket İçi Dedikodu Neden Var, Nasıl Biter
"O ona şöyle demiş, öbürü de ona böyle yapmış, ama sen bunu benden duymadın." Bu cümleyi her ofiste duyarsınız. Eski dilde adı gıybet, yeni dilde dedikodu. Şirketlerde birkaç çeşidi var, kimin kiminle ilişkisi olduğu, kimin terfi alacağı, ya da şirkete büyük bir değişiklik geleceği zaman dönen büyük söylentiler. Charles Bukowski'nin bir sözü var, büyük kurumlarda hep söylentiler çıkar, "falanca işten atılacakmış" gibi, ve genelde bunlar doğru çıkarmış. Kendini gerçekleyen kehanet dediğimiz şey.
Bu bir hormon meselesi aslında
Oksitosin diye bir hormon var, yakın zamana kadar sadece kadınların doğumu kolaylaştırmak için salgıladığı sanılıyordu. Sonra erkeklerin de salgıladığı anlaşıldı. Oksitosin esasında sosyalleşmemizi, bağ kurmamızı sağlıyor. İnsan bir şeyin ne olacağını bilmediğinde vücut oksitosin salgılıyor ve "git, kabiledeki diğer insanlarla konuş, bilgi al" diyor. Dedikodunun kimyasal kökeni burada. Bunu yapanlar için de bağ kurmak açısından yararlı bir şey aslına bakarsanız. Mesele içeriğinde.
Hangi dedikodu tehlikeli
Şunu yaptın diyelim, "İlker'le Murat arasını iyi tutuyormuş, oradan yükselecekmiş, diğerlerini ekarte edecekmiş" gibi bir söylenti. Bu tehlikeli. Çünkü hem gerçek olmayabilir hem de ilişkileri zehirliyor. Ama şu var mı etkiliyor mu sorusuna bakmak lazım. Net bir çizgim var, işi etkiliyor mu etkilemiyor mu. Etkiliyorsa, örneğin biri iltimas yapıyorsa, konuşulması gerekir, doğru komuta zinciri içinde. Etkilemiyorsa, özel hayatlarıyla ilgiliyse, kime ne.
Söylemek mi, yüzleşmek mi
Meşhur bir laf var, iki kişinin bildiği bir şey sır değildir. Ama hep aynı heyecanla paylaşılıyor. Benim iddiam şu, herkese transparan olursan, senin hakkında birisiyle konuşuyorsam sana da söyleyebileceğim şeyleri söylerim. Fark şurada, birine gidip başkasıyla konuşursan bu dedikodu olur, ama gelip benimle yüzleşirsen dedikodu olmaktan çıkar.
Roosevelt'in sevdiğim bir sözü var: büyük zekalar fikirleri tartışır, orta seviyeler olayları tartışır, küçük beyinler insanları tartışır. Söylediğin dedikodular ya da gıybetler kimseye bir fayda getirmiyor aslına bakarsanız. Ama oksitosin bastığı zaman insani bir ihtiyaç olarak gidip konuşuyorsun.
Gıybetin gerçekten kesildiği yer
Güvenin olduğu yerde gıybet olmaz. Neden? Çünkü insanlar karşılıklı yüzleşir, konuşur. Peki güven ne demek burada? Benim en sevdiğim tanım şu, benim kırılganlıklarımı biliyorsun ve ben biliyorum ki sen bunları bana karşı kullanmayacaksın. Kırılganlıktan kastım, hassas noktalarım, zaaflarım.
Bunu sağlamak için önce senin bir adım atman lazım, özellikle yöneticiysen. Kendi eksiklerini önce konuşulabilir hale getir. Onda kimse şeffaf değilse "böyle bir şey söylersem bana karşı kullanırlar" korkusu hakim oluyor. On kişiden biri belki kötüye kullanır, ama bunu yapmadığında dokuz kişiyi kaybediyorsun. Ortamı temizlemenin yolu bu, bir tanesi kirletse bile diğerleri dımdızlak kalır çünkü artık ona itibar etmezler.
Reçete
Ekibinde ya da şirketinde bir güven ortamı yaratmak istiyorsan, bir sonraki toplantıda küçük bir kırılganlığını paylaş. Bir hata, bir belirsizlik, bir endişe. Bunu yapmadan önce "bu bilgi şirket sırrı mı" diye sor kendine, değilse paylaş. Süreç boyunca açıklıkla konuştukça, ileride büyük bir haberi de (bir zam, bir jip, bir terfi) arkanızdan konuşulmadan verebilir hale geliyorsunuz.
Sen ekibinle ya da yöneticinle hangi kırılganlığı paylaşmaktan çekiniyorsun, ve bunu paylaşmazsan asıl neyi kaybediyorsun?