Şirket çalışanlarını mutlu etmek zorunda mı? Bu soruya karşı hep başka bir soru sorarım: bu mutlu olunacak bir şey olsaydı üstüne para verirler miydi? The Office böyle bir soruyu sormak için ideal bir zemin, çünkü mockumentary tarzıyla ortak bir mutsuzluğun içinde herkesi buluşturuyor. Tek mutlu olan kişi Michael, şubenin müdürü. Onun mutluluğu diğerlerinin mutsuzluğuna yol açıyor.

Önce huzur, sonra mutluluk

Bir ara mutluluk konusuna kafayı ciddi anlamda takmıştım. Bir yerde okuduğum bir şey çok anlamlı gelmişti bana: mutlu olmaktan önce huzurlu olmayı öğrenmemiz gerekiyor. Huzur diye bir denklem buldum, matematiksel bir tanımı var: huzur eşittir sahip oldukların bölü sahip olmak istediklerin. Bu kesir birden büyükse huzurlusunuzdur. Modern dünya bunun tam tersini pompalıyor, sürekli yeni bir şey istemeniz için mesaj yağdırıyor. Bilinçli bir şekilde durdurmazsanız kesrin altını büyütmeye devam eder, ne kadar çok şey biriktirirseniz biriktirin huzursuz kalırsınız.

Michael, çok iyi oynanmış bir kötü patron

The Office'in bana en çok verdiği duygu, beyaz yakalı hayattaki o samimiyetsizlik, o maske. Plaza dili dediğimiz şey tam olarak bu: "size bunu yapıyor olacağız" cümlesi aslında "bunu yapmayacağım ve sana bunu kanıtlatacağım yapana kadar" demek. Michael, bunun en iyi kötü örneği. Kendini süper bir ekip yönetiyor sanıyor, aslında hiç kimseyi mutlu edemiyor. Bir bölümde Dwight, iş güvenliğinden sorumlu seçiliyor, kimse onu dinlemediği için ofiste gerçek bir yangın çıkarıyor, biri kalp krizi geçiriyor. Müfettiş sorguladığında Michael, "sen ne diyeceksin" diye Dwight'a dönüyor, sanki kendisine sorulmuyormuş gibi. O kadar şuursuz bir adam.

Güven olmadan hiçbir şey konuşulamaz

WTW'nin 2023 araştırmasına göre işverenlerin yüzde 77'si çalışan bağlılığının en önemli önceliği olduğunu söylüyor, çünkü bağlılık arttıkça kârlılık da artıyor. Ama önce hijyen faktörleri hallolmalı: maaşın zamanında yatması, fiziksel şartların iyi olması. Bunlar olmadan üstüne koyduğunuz her şey boş. İkinci katman güven. Çalışanlar kendilerini değersiz hissettiklerinde şirkete güvenmemeye başlıyorlar. "Sen burada olsan da olur, olmasan da olur" duygusu yaşadıklarında güven çöküyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri tutarsızlık: bir söz veriliyor ve tutulmuyor. Bir diğeri şeffaf olunmaması: yönetici "şimdi söylersem motivasyonları bozulur" diyerek aslında kandırmaya çalışıyor, çalışan da bunu hissediyor ama söyleyemiyor, o da yalan söylemeye başlıyor. İşte plaza dili tam burada doğuyor.

Kültürü yaşatan İK değil, yöneticidir

Bunu genelde insan kaynaklarına yıkmaya çalışırız ama kültürü yaşatacak olanlar önce yöneticiler. Çerçeve çizilir, "bizim şirketimizde böyle bir kültür olsun" denir, ama yöneticiler onu yaşatmazsa İK ne yapsın? Türkiye'de en çok gördüğüm yönetici modeli maalesef Michael: etki yarattığının farkında olmayan, sevildiğini zanneden. Kimseye "biz bir aileyiz" demediyseniz aslında zaten çok kötü bir yönetici değilsinizdir.

Reçete

Şirketinizde şu üç soruyu sorun: çalışanlarınız kendilerini değerli hissediyor mu? Verdiğiniz sözleri tutuyor musunuz? Söylediğiniz ile düşündüğünüz aynı mı, yoksa aralarında bir plaza dili katmanı mı var? Mutluluk doğrudan hedeflenecek bir şey değil, huzurlu ve güvenli bir ortamın doğal sonucu. Şirketler mutluluk yaratmaya çalışmak yerine huzur ve güven yaratsın, çalışanlar mutluluklarını zaten kendileri üretecektir.

Siz şirketinizde en son ne zaman bir kırılganlığınızı paylaştınız, ve o paylaşımın karşılığında ne gördünüz?